Sunday, September 30, 2007

SAIT FAIK





KAYIP ARANIYOR roman 1953

Insanı dolu günleri değil, boş günleri dolduruyor.

ALEMDAĞ'DA VAR BIR YILAN öykü 1954

Alemdağı'nda var bir yılan

Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.

Yine İstanbul çirkin. İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi , değil; güzel değil.

Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.

MAHALLE KAHVESİ öykü 1950

Hallaç

Uyku derdi nereden gelir bilinmez. Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey gelmeyince sinirlendiriyor.

Karanfiller ve domates suyu

Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum. Kitaplar dediğime bakıp da büyük ilmi kitaplar, yahutta dört meşhur kitaptan birini okuyup da iman ettiğim sanılmasın. Şiirler, romanlar, hikayeler, masallar bana bu ilmi tahsil ettirmişlerdi.

Bilmem neden böyle yapıyorum

İnsanların hepsi kötüdür. Yaşamak boştur. Sevmek aptallıktır... Şudur, budur. Peki , bunlarla nasıl eğlenilir? Düşünün bakın. Her şeyin kolayını bulacaksınız. Ben en zorunu buldum. Ölüme çareyi! Ölmeyecekmiş gibi düşünüyorum, oluyor. Bir tecrübe edin.

Ben fena bir adamım. Ben çalmayan hırsızım.

Bir sarhoşluk

N'apalım şimdi. Aya bakıp şiir yazamayız. Otomobili durdurtup binemeyiz. Yapacağımız bir şey var. Oturup seninle şu simidi paylaşalım. Bir simit canım istiyor. Bayağı açmışım ben de.

Kınalıada'da bir ev

İşte bu yüzden hikaye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikayeci geçinirim. Hikayelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım. Beğenmez canım yemek istemez. Kınalıada'ya gelince... İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişler inemeyeceğim de...

Süt

" Hiç böyleliğin görmemişiz fasl-ı baharın"

İşte o zaman mırsalardan, beyitlerden, romanlardan ve kitaplardan kurtulmam lazım geldiğini düşündüm. Yeni bir dünyaya başlıyordum. Yepyeni şiirler isterdim. Yeni romanlar okumalı, yeni resimler seyretmeli, yazmak için yeniden bir başka Türkçe öğrenmeliydim. Yeni hisleri, yeni düşünceleri, yeni kitapları arayıp bulmalıydım.

Sakarya balıkçısı

Ama bu Sakarya balıklarının etini lezzetinden ziyade, isimleri hoşuma giderdi.
Oklama, Cılpık, Hösgün.. Sakarya balıkları isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir.

Söylendim durdum

Sonra gidip Haşet kütüphanesinin vitrinlerindeki üç yüz elli franklık kitaba hasretle bakacaksın. İki kuruştan, üç yüz elli frank ne eder diye düşüneceksin. Şu J.P.S. ne müthiş adam ismini duydun daha bir kitabını bile okumadın. Okumak istiyorsun ama, alamayacaksın o kitabı. Alırsan enayilik edersin. Yarın ayran bile içemezsin.

SON KUŞLAR öykü 1952

Balıkçısını bulan olta

Yazı yazmak canım istemiyordu. Yazı yazmak için bana çiçek kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, delililiğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum.

Haritada bir nokta

Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. yazı yazmak da , bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Ada'nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

Dondurmacı çırağı

Hikaye yazanlar ( Raviyan-i Ahbar), iki bin sene evvel Atina'da, güneşli temmuz günlerinde Atina mermerler, heykeller, mabetler içinde pırıl pırıl parlarken, Ege Adaları'ndan gelmiş elli drahmi karşılığı garip bir dil konuşan; sonra eski iki bin senelik bir köylü Yunancasıyla söylediklerini açıklayan bir güzel çocuk, çeşmelerin aslanına, heykellerin gölgesine çöker, iki bin sene sonranın dondurmacı çıraklığı maceralarını anlatırmış diye rivayet ederler.

ŞAHMERDAN 1940

Francala mı, Ekmek mi?

Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz.

SARNIÇ 1939

Hancının Karısı

hepsi, her şey, su, değirmen, gölge, güneş, mor püsküllü çapkın mısır koçanları, her şey beni aldatıyor.

Ormanda Uyku

Dünyada en sevmediğim şey, sabahtı. Ben bir Parisli kadar sabahtan nefret ederdim.

Pire'de Türkiyeli, Anadolu şivesiyle Türkçe konuşan kıundura boyacılarını, sonbaharda
siyah üzüm küfelerinin kenarında uyumuş seyretmiştim.


0 comments: