Friday, March 31, 2006

NIKIFOR

Polonyalı ham sanatçı Nikifor, Epifan Drowniak adıyla 1895 yılında Krynicy’de doğdu. Etnik Ortodox Ukraynalı olan Nikifor’un annesi çamaşırcıydı ve babasını hiç tanımadı. Çok erken yaşlarda eğitimsiz olarak resim yapmaya başladı. İlk resimlerini çocukken yattığı hastanenin doktorlarının verdiği malzemeyle çalıştı. 13 yaşından kalan resimleri olan Nikifor, çok tanınmış Polonyalı ressam Matejko’nunda adını da alarak kendisine Nikifor-Matejko adını yarattı, yaptığı tüm resimlerin arkasına elde yaptığı Nikifor-Matejko mührünü bastı. Bu hareketinin sebebi bir ressam olarak ciddiye alınma arzusuydu. Köy köy gezen ve gittiği her yerde durmadan resim yapan Nikifor bulduğu kağıt, karton, atık madde, herşeyin üzerine resim yaptı. Bu resimlerini yaşadığı kaplıca kasabası Krynicy’ye gelen turistlere satıyor, resim satamadığı veya elinde satacak resim olmadığı zamanlarda ise dileniyordu. Doğuştan gelen konuşma bozukluğu insanlarla iletişim kurmasını engelliyordu, hastalıklı dış görüntüsü, yarı sağır dilsiz oluşu nedeniyle olabildiğince içine kapandı. Sokaklarda veya bulduğu yerlerde yaşayan Nikifor aşırı dindardı ve resimlerinin pek çoğunun temasını kiliselerde gördüğü ikonalar oluşturuyordu. Kendisini tıpkı bir azizmiş gibi ikona ve kilise resimlerinin tam ortasına oturtan Nikifor genellikle harf hatası yaparak resimlerin tam ortasına veya kenarlarına küçük notlar da düşüyordu. Kilise resimleri dışında ağırlıklı olarak, belediye binaları, tren istasyonları, dini yapılar ve mahalle resimleri çizdi. Resimleri mükemmel bir perspektiften yoksundu ancak hepsi çok ince detay çalışılmış, kendine has resim diliyle yapılmış rengarenk, gözkamaştıran resimlerdi. Dini temalı resimlerin ortasına genellikle kendisini koyması bu dünyada kendisinden esirgenen merhametin ona diğer tarafta verileceği inancı idi. Son Yemek tablosunun pek çok varvasyonunu yaptı, ve bu sefer yemek masasına Isa’nın ressamlarla beraber oturacağını hayal etti. Kendisi de bu resimlerde Baş Rahip olarak yer almaktaydı.

40 000 civarı resim yapan Nikifor bu resimlerin pek çoğunu sattı, pek çok resmi yok oldu, öldükten sonra da Nikifor’dan geriye 10 000 civarı resim kalmıştı. Sigara kağıdı, ambalaj kağıdı, karton kutu, yapışkanla gelişigüzel birbirine eklenmiş kağıtlar dahil bulabildiği resim yapılacak herşeyin üzerine, elinde o anda kalem veya boya olarak ne varsa kullanarak resim yaptı. Hayatının son 7 yılını komünist rejimin zanaatkar seviyesine indirdiği sanatsal olarak mutsuz ve belki de yeteneksiz Polonya’lı ressam Marian Wlosinki himayesinde geçirdi. Wlosinki sayesinde ölmeden bir kaç sene önce Polonya’da ilk kişisel sergisi açıldı, turistlere sattığı resimler sayesinde ise ünü Amerika’ya kadar gitti, ölümünden sonra Hollanda dahil pek çok ülkede sayısız sergisi açıldı, hakkında kitaplar yazıldı. Ham sanat tarihine bir isim bırakabilmesi onu keşfeden ve hayatının son 7 yılını Nikifor’u korumak adına ailesini dahi terkeden Marian Wlosinki sayesinde mümkün oldu.

80’lerde ölen Nikifor’un hayatı 2004 yılında Polonyalı yönetmen Krzysztof Krauze’nin Moj Nikifor adlı filminin konusu oldu. Nikifor’un hayatı kadar ilginç bu filmde ressamı Krystyna Feldman, yani bir kadın oyuncu canlandırdı. 84 yaşındaki Feldman bir erkeği oynadığı bu rolüyle 2005 yılında Karlovy Vary Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.

25th International Istanbul Film Festival 1-16 April 2006



Breakfast On Pluto Neil Jordan Ireland 2005
Kosmos Kak Predchuvstvie Alexey Uchitel Russia 2005
Keane Lodge H. Kerrigan US 2004
13 Gela Babluani Georgia 2005
Obaba Montxo Armendariz Spain 2005
El Taxita Ful Jo Sol Spain 2005
Ronda Nocturna Edgardo Gozarinsky Argentina 2005
Lie With Me Clement Virgo Canada 2005

Wednesday, March 22, 2006

Stockholm in September

Saturday, March 11, 2006

GADSBY

GADSBY

50 000 sözcük kapsayan ancak altıncı harfi hiç kullanmadan yazılan roman

Bu kitap altıncı harf olmadan yazıldı, daktiloda o harf bağlanmıştı, kullanmak imkansızdı. Daktilodaki bu uygulama altıncı harfin yanlışlıkla araya kaynamasının imkansız olması için yapıldı. Zira altıncı harf araya kaynamak için az uğraşmadı !
Bir fırsatları olursa çocukların yapamayacakları, başaramayacakları yoktur. Alakasız bir noktadan başlasa da, bu kitap bol korku, komiklik, aşk, flört, kararlı bir içki karşıtlığının yani sıra ilginç politik başlangıçlarla yoğrulan küçük bir kasabanın öyküsü.
Bu öykünün yazılışı altıncı harf kullanılmadığı için oldukça zor oldu. Bu zorlukların başında, İngiliz dili sarflarının çoğunluğunda bu harfin bulunmasıydı. Onları kullanmaktan kaçınmak, başka sarflar bulmak hiç kolay olmadı. Yoğun olarak kullanılan bir dolu sözcük, altı ile otuz arasındaki tüm rakamlar bu kurala uygun olarak kitabın dışında bırakıldı. Düşünün bakalım, daha otuzunu aşmamış bir hanımın yaşıyla alakalı bir bölümü yazmanın zorluğunu. Çoğu kısaltma, ortografisi altıncı harfi taşıyan bir sürü sözcük doğal olarak kullanılamadı.
Altıncı harfin tüm öbür akrabalarının bir kaç katı sıklıkta kullanıldığını biliyoruz, bu öykü manzum başarısının yanında biraz da yapılamaz iddialarına inat yazıldı.
O harfi atıp sözcüğü yukarıdan apostrof kullanarak anlatmaya da çalışmadım. Dikkatli okurlar bana inanacak. Kullanılan hiç bir sözcük imla kuralına aykırı olmadı, bu kitap çocuklara kompozisyon sınıfında başvuru kitabı dahi olabilir sanıyorum.
İnsanlar kural olarak bu işin nasıl zor olduğunu anlayacaklar. Yazı masamda ilkin o ufak harfin milyonlarcası kullanılmak için umarsizca zıpladı durdu, ama kitabımı onların suratlarına dahi bakmadan yazdığımı anladılar, bıkmaya, sıkıntıdan patlamaya başladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı, bir sözcüğün arasına sızma hayali kuruyorlardı. Balık rüyasındaki okyanus kuşlarını andırıyorlardı. Ama 138. sayfayı da onların birini dahi kullanmadan yazdığımı anladıklarında, halıya atlayıp kolkola, yavaş yavaş uzaklaşmaya başladılar, bir yandan da arkalarından bağırıyorlardı :
Biz olmadan karmakarışık bir çoban salatası yaptın mutlaka, niçin yaa ! Biz yazılan tüm kitaplarda varız, milyonlarca kitapta! Bu bizim ilk ortada bırakılışımız.
Zamir kullanımı da çok zor oldu, o harfi kullanmayan zamir oldukça azdı. Ama asıl zorluk başladığınız bir paragrafı sırf o harfi kullanamadığınız için sil baştan yapmak durumunda olduğunuzda, ama anlamı kaydırmadan silbaştan yapmak zorunda kaldığınızda yaşanıyordu.
AP ajansı bu kitaba başladığımı duyurduğu andan bu ana kadar bir yığın garip kritik aldım. Hızlı konuşan bir yazar adımın dahi bu harfi taşıdığından yola çıktı, ancak yazarın ismi öykünün bir parçası mı ki? Kadının biri beni tam anlamıyla bir kalpazan olarak tanımladı. Tamam. Bakın imkansız olan başarıldı. Ayrıca kitabın giriş bölümünün altıncı harfi kullandığı kınamasına karşılık, yazarın yapıtını anlatmak için giriş bölümünü arzuladığı gibi yazma özgürlüğü olduğunu vurgulamalıyım. Bu yapıt altı aya yakın bir zamanda çok büyük zorluklarla yaratıldı, düşündüğüm zaman hala titriyorum. Tabii ki bir harfi kullanmayan başka bir öykü kolaylıkla başkaları tarafından da yazılabilir. Yapılacak olan, o harfi daktiloda bağlamak , sonra da öykünüzü yazmaya başlamak. Yanlız yanınızda bir bardak ağu bulundurun, zorluk artık dayanılmaz bir hal aldığında çözüm olabilir.
Altıncı harfi giriş kısmından sonra asla kullanmayacağımı durmadan anlattım, bir okuyucum o harfi bulursa anında bana ulaşsın. Kitabın baskısını yapanları dahi sayfalara yanlızca yazdıklarımı basmaları bölüm numarası dahi koymamaları konusunda uyardım.
Son söz olarak, umarım kitaptaki kahramanlardan, onları tanıtan yazarının hoşlandığı kadar hoşlanırsınız. Başka kitaplarda olduğu gibi bunda da okuyucu kahramanları tanıdıkça, kahramanlar daha da ilginç olmaya başlıyorlar.

Ernest Vincent Wright
Los Angeles , California
Şubat 1939


GADSBY

Bölüm 1

Ufaklıkların tarih boyunca, haklarının savunuculuğunu yapan çocukların da düş gücü olduğunu savunan bir şampiyonları olsaydı, büyük bir olasılıkla bugün onların bilgisiz minik yaratıklar olduğu iddiasındaki bunca insana rastlanmazdı. Çocuk aklı doğar doğmaz olgunlaşmaya başlar, bir sürü çocukça yorumun, uyuyan atomların arasında, tanrının çocuğu kutsadığı mistisizm, ona bakan bir yığın büyüğün davranışını algılayıp analiz yapma şansını taşır.

Daha ilk okul anlarından başlayarak çocuğun kafasında normal olarak yanlızca oyun vardır. Bu oyunların çoğu katıca disiplinlidir. ‘Bunu yapamazsın!’ ya da ‘bunu yaparsan yanarsın’ gibi kurallarla doludur, çocuk ya pratik akla sahip olacak yada başarısız olacaktır. Tabii ki çocuk muhalif karşılıklara muhatap olmazsa, bir tür statuko’ya hapsolacak ve sıradan hayvanlardan bir farkı kalmayacaktır. Insan; bir boğa, kuş ya da aslanın niçin bizimki gibi bir akla sahip olarak doğmadığını, niçin hayvanların toplama-çıkarma yapamadığını, soyut kavramları algılayamadığını, kitap okuyarak, okullu olarak bugün insanın sahip olduğu üstün konuma ulaşamadığını anlayamaz.

Anlayamaz ama, insan aklı farklıdır. Durmadan nabız gibi atan, hızla fikir sahibi olan, şahsına munhasır kalıplara haiz olan, ara sıra bir çocuk dâhi tarafından müzik ya da okul başarısı olarak bizi şaşırtan. Biz artık çocukluk sınıfından çoktan çıkmış olanlar, zavallı hayvanlarımıza yaptığımızı yapıp, hala çocuk olanların başaracaklarına inançsız, çocuk canım yaftasını yapıştırıp da olağan hatalarını cahillik olarak sınıflandırmamalıyız artık.