Thursday, November 05, 2009
Wednesday, October 28, 2009
Wednesday, October 21, 2009
Nancy SPERO
http://www.ucansupurge.org/index.php?option=com_content&view=article&id=484%3Afeminizmin-sanatcs-oeldue&catid=48%3Ayenihaberlerc&lang=tr
Bilge Taş & Cemal Akyüz
Uçan Süpürge Haber Merkezi
21/10/20091926 yılında Ohio, Amerika’da doğdu. Toplumsal, politik ve feminist aktivizm Spero’nun bütün işlerinin merkezinde yer alıyordu. Nancy Spero’nun sanatı, kendisinin Vietnam Savaşı protestolarından, insan hakları ve özellikle kadın hareketinin son 40 yılından beslendi. Spero, Chicago Sanat Enstitüsü’nden 1949 yılında mezun olduktan sonra resim eğitimine Paris’te devam etti. 1959-1964 yılları arasında Paris’te ilk büyük sergisini açtı. Kara Resim olarak bilinen bu sergide sanatçının eserlerindeki sosyal ve siyasi protestoların yanı sıra, onun kadınlara yönelik şiddet ve baskılanmaya dair artan farkındalığı da yansıdı.Spero, feminist perspektifinin gelişip sanat formuyla birleşmesiyle birlikte, kültürel olarak eril tanımlanmış sanat dünyasında kadınların yokluğunun ayırdına daha fazla vardı. 1964 yılında Avrupa’dan dönen sanatçı, Vietnam Savaşı ve insan hakları mücadelesi esnasında yaşananlar sonucu ortaya çıkan korkunç görüntülerden derinlemesine etkilendi. Bu dönemde Amerika’da televizyon kullanımının yaygınlaşmasıyla bu görüntüler insanların oturma odalarına taşındı.Spero, Vietnam Savaşı’nı Protesto Eden Yazar ve Sanatçılar’a katıldı. Bu dönemde kendisinin en bilinen kolektif işlerinden oluşan “Savaş Serisi’ne” başladı. 1966–70 arasında, zamanını savaşın şiddeti ve zulmünün kendi üzerindeki etkisini, öfkesini, sanatına yansıtmaya adadı. Bu öfke kendini Şili’de İşkence (1974) ve Kadınların İşkencesi (1976) gibi eserlerinde göstermeye devam etti.Bunlar, Latin Amerika diktatörlükleri tarafından kadınlara yönelik acımasız şiddetin tarihi zulmün doğrudan protestolarıydı. Sanat dünyası sistematik ve sürekli bir şekilde kadın sanatçıların işlerini görmezden gelirken onun sanatı dünyanın her yerindeki kadınların mücadelesine odaklandı ve özellikle Amerika’daki mücadelenin öznesi oldu. Böylece, New York’ta 1972 yılında kurulan Artists in Residence (Mükim Sanatçılar) galerisinin kurucu ortaklarından ve o yıl Amerika’da açılan ilk kadın sanatçılar koleksiyonun sanatçılarından biri oldu.O yıllardan itibaren Spero sanatıyla kadınlara pek çok değişik formda, ama her zaman politik bir bakış açısıyla yaklaştı. Ve dişil figürü, eril bakışın tutsak aldığı alandan çıkartıp kadın sanatının kadınlar için ve kadınlar tarafından üretilmiş haliyle yansıttı. Kadın sorunlarına ilişkin ısrarlı politik yaklaşımı “Biz Kürtajdan Yanayız” (1992) gibi renkli baskılarında kendini göstermekle kalmadı, Amerikalı bir Yahudi kadın olarak Yahudi kadınların tarihsel sorunlarına ve Nazi Almanyası döneminde gördüğü bedensel ve ruhsal şiddet ve tacize odaklandı.Spero, Latin Amerika’nın savaşla parçalanmış erkek egemen toplumunda işkence gören ve “kaybedilen” kadınlar için de sesini yükseltti. Bununla birlikte Spero’nun sanatsal vizyonu, resimlerinde yansıttığı bu kadınların biçimlerini sonsuz bir özgürlük ve görünürlülüklerini kutsayan bir coşkuyla kucakladı.“Sanatım kutsayıcı da olsa, bütün anlatıcıları kadın olan bu tarzın yıkımı da yansıtmasını hala umut ediyorum. Bunu görünür kılan biz kadınlarız. Dünyanın kurulu düzeni böyle olmasa da bizim sembolik yaklaşımımız dünyanın nasıl olabileceği üzerinedir.”Nancy Spero’nun eserleri Whitney Müzesi, Yahudi Müzesi, Harlem Stüdyo Müzesi ve New York Modern Sanatlar Müzesi başta olmak üzere birçok müzede sergilenmekte.Kendisi de hem ayrımcılığa maruz kalan hem de tanınan bir sanatçı olan Spero, sanatını kısaca şöyle özetlemişti: “Ben eşitlikten bahsediyorum, dünyada var olan bir çeşit güç kavramından bahsediyorum, buna rağmen doğrudan sistematik çözümler önermiyorum.” (BT/CA/SD)
Bilge Taş & Cemal Akyüz
Uçan Süpürge Haber Merkezi
21/10/20091926 yılında Ohio, Amerika’da doğdu. Toplumsal, politik ve feminist aktivizm Spero’nun bütün işlerinin merkezinde yer alıyordu. Nancy Spero’nun sanatı, kendisinin Vietnam Savaşı protestolarından, insan hakları ve özellikle kadın hareketinin son 40 yılından beslendi. Spero, Chicago Sanat Enstitüsü’nden 1949 yılında mezun olduktan sonra resim eğitimine Paris’te devam etti. 1959-1964 yılları arasında Paris’te ilk büyük sergisini açtı. Kara Resim olarak bilinen bu sergide sanatçının eserlerindeki sosyal ve siyasi protestoların yanı sıra, onun kadınlara yönelik şiddet ve baskılanmaya dair artan farkındalığı da yansıdı.Spero, feminist perspektifinin gelişip sanat formuyla birleşmesiyle birlikte, kültürel olarak eril tanımlanmış sanat dünyasında kadınların yokluğunun ayırdına daha fazla vardı. 1964 yılında Avrupa’dan dönen sanatçı, Vietnam Savaşı ve insan hakları mücadelesi esnasında yaşananlar sonucu ortaya çıkan korkunç görüntülerden derinlemesine etkilendi. Bu dönemde Amerika’da televizyon kullanımının yaygınlaşmasıyla bu görüntüler insanların oturma odalarına taşındı.Spero, Vietnam Savaşı’nı Protesto Eden Yazar ve Sanatçılar’a katıldı. Bu dönemde kendisinin en bilinen kolektif işlerinden oluşan “Savaş Serisi’ne” başladı. 1966–70 arasında, zamanını savaşın şiddeti ve zulmünün kendi üzerindeki etkisini, öfkesini, sanatına yansıtmaya adadı. Bu öfke kendini Şili’de İşkence (1974) ve Kadınların İşkencesi (1976) gibi eserlerinde göstermeye devam etti.Bunlar, Latin Amerika diktatörlükleri tarafından kadınlara yönelik acımasız şiddetin tarihi zulmün doğrudan protestolarıydı. Sanat dünyası sistematik ve sürekli bir şekilde kadın sanatçıların işlerini görmezden gelirken onun sanatı dünyanın her yerindeki kadınların mücadelesine odaklandı ve özellikle Amerika’daki mücadelenin öznesi oldu. Böylece, New York’ta 1972 yılında kurulan Artists in Residence (Mükim Sanatçılar) galerisinin kurucu ortaklarından ve o yıl Amerika’da açılan ilk kadın sanatçılar koleksiyonun sanatçılarından biri oldu.O yıllardan itibaren Spero sanatıyla kadınlara pek çok değişik formda, ama her zaman politik bir bakış açısıyla yaklaştı. Ve dişil figürü, eril bakışın tutsak aldığı alandan çıkartıp kadın sanatının kadınlar için ve kadınlar tarafından üretilmiş haliyle yansıttı. Kadın sorunlarına ilişkin ısrarlı politik yaklaşımı “Biz Kürtajdan Yanayız” (1992) gibi renkli baskılarında kendini göstermekle kalmadı, Amerikalı bir Yahudi kadın olarak Yahudi kadınların tarihsel sorunlarına ve Nazi Almanyası döneminde gördüğü bedensel ve ruhsal şiddet ve tacize odaklandı.Spero, Latin Amerika’nın savaşla parçalanmış erkek egemen toplumunda işkence gören ve “kaybedilen” kadınlar için de sesini yükseltti. Bununla birlikte Spero’nun sanatsal vizyonu, resimlerinde yansıttığı bu kadınların biçimlerini sonsuz bir özgürlük ve görünürlülüklerini kutsayan bir coşkuyla kucakladı.“Sanatım kutsayıcı da olsa, bütün anlatıcıları kadın olan bu tarzın yıkımı da yansıtmasını hala umut ediyorum. Bunu görünür kılan biz kadınlarız. Dünyanın kurulu düzeni böyle olmasa da bizim sembolik yaklaşımımız dünyanın nasıl olabileceği üzerinedir.”Nancy Spero’nun eserleri Whitney Müzesi, Yahudi Müzesi, Harlem Stüdyo Müzesi ve New York Modern Sanatlar Müzesi başta olmak üzere birçok müzede sergilenmekte.Kendisi de hem ayrımcılığa maruz kalan hem de tanınan bir sanatçı olan Spero, sanatını kısaca şöyle özetlemişti: “Ben eşitlikten bahsediyorum, dünyada var olan bir çeşit güç kavramından bahsediyorum, buna rağmen doğrudan sistematik çözümler önermiyorum.” (BT/CA/SD)
Sunday, October 11, 2009
bu bir sinema yazısı değildir
LARS VON TRIER’in Önlenemez Kadın Nefreti Işığında Gynocide Terimine Kısa Bir Bakış
‘Femicide’ Lars von Trier‘in son filmi ‘Antichrist’ da kullanılan şekliyle ‘gynecide’ , dar anlamıyla kadınların erkekler tarafından ‘mysgonist’ (kadınlardan nefret) temelli olarak öldürülmeleri anlamına gelirken , geniş anlamıyla kökenleri, erkek egemen toplumda bu egemenliğin dayatılmaya devam etmesini sağlamak için kadınları ezen mekanizmanın yöntemlerinden sadece biri olmaya kadar gidiyor. ‘Genocide’ (ırka dayalı öldürme), homicide (cinsiyet ayrımı olmadan insan öldürme), yasalarla daha net çerçevesi çizilmiş öldürme türleriyken, femicide’in yasal dayanakları ya yok ya çok zayıf, ya da yine kadının alehine şekilde belirlenmiş durumda. ‘Femina’ latince kadın ya da dişi, ‘caedere’ yine latince öldürmek kelimelerinden türeyen femicide yerine Lars von Trier’in senaryosunda tercih ettiği ‘gynocide’ bu kez yunanca ‘gyneka’ kadın kelimesini kullanıyor, her iki kelimenin de sözlük anlamı aynı.
Gynocide teriminin kullanımı hala çok yaygın değil, sadece akademik çevrelerde kullanılıyor, üzerinde çok fazla politik tartışma da yok. Hatta akademik çevreler gynocide yerine ‘gendercide’ ( cinsiyete dayalı öldürme) terimini ön plana çıkartıp kadın öldürmekten bahsederken gendercide demeyi tercih ediyorlar. Tabii bunu nedeni sadece gendercide’ın kulağa hoş gelmesinde kaynaklanmıyor, erkeklerin kurduğu erkek egemen toplum yapısının, kadınların hareketlerini, duygularını ve davranışlarını kontrol altında tutabilmek için onlara karşı yöneltilen yönelttiği şiddeti aktif olarak kabul etmeyi reddedip, gynocide’i doğası gereği tabu olarak görmekten kaynaklanıyor.
Gynocide uygulaması erkek egemen toplumun ta kendisi kadar eskiyken, terimin kullanımı sadece 1970’lerde başlıyor. ‘Carol Orlock’ 1974 yılında bir gynocide antolojisi yazıyor ve bu terimi ilk kez kullanıyor. Yazdığı antoloji hiç bir zaman basılmasa da, 1970’lerin feminist hareketiyle kullanıma giriyor. Yeni bir şiddet türü olmayan, tarihin başlangıcından beri var olan gynocide sadece kadın olduğu için öldürme eylemi gerçekleştirildiğinden çıkış noktası olarak şiddetin de en ekstrem örneği.
16. ve 17. Yüzyıllarda kadınlar cadılık yaptığı, yani şeytan oldukları için cezalandırılıp öldürüldüler. Modern çağda ise genellikle töre ya da namus maskesi altında gynocide’e maruz kalıyorlar. Bunun dışında, Çin, Kore ve Hindistan gibi Asya ülkelerinde doğan kız çocukları sadece kız oldukları için öldürülebiliyor. Ayrıca eline silah alan bazı erkekler de gelişigüzel katliam yapmak istediklerinde silahı genellikle kadınlara yöneltiyorlar. Doğrudan gynocide hariç, dolaylı yoldan gynocide teriminden de bahsedilebilir, mesela kadının doğurganlık ve cinsel haklarını manipüle ederek (kadın sünneti, zorla ve sağlıksız koşullarda kürtaj) , veya doğrudan aç ve ilgisiz bırakıp ölüme terketmek gibi.
Bireysel ve tamamen nedensiz gerçekleşen gynocide’i kadınların artık cadı ya da şeytan olduğu için öldürmeyen modern çağda, kendi içinde sınıflandırmak mümkün, aile içi şiddetten kaynaklanan en yoğun uygulanış şekli hariç, kadının eşcinsel olduğu için öldürüldüğü ‘lesbicide’, renginden dolayı öldürüldüğü ırkçı gynocide, ve henüz adı konmayan ama son yılların bir olgusu olan bile bile HIV mikrobu bulaştırma gibi. Lesbicide, erkeklerin dayattığı davranış tarzını doğal olarak doğrudan reddeden ve bu şekilde erkek üstünlüğü ve baskısını tehdit eden lezbiyenlerin öldürülüşü, gazetelerde her ülkede yılda en az bir kez okuduğumuz bir üçüncü sayfa haberi.
Erkek egemen toplumun dayattığı kadının yeri evidir söyleminin en ironik yönü, kadınların genelde evde öldürülmesi. Basın’ın gynocide’e yaklaşımı da genelde, pornografik ve maço bir dil takınarak, kadını provokatif, teşhirci ve tahrik edici olarak tasvir etme ve bu tarz haberlerle erkek okuyucuyu eğlendirmeye yönelik. Yasalar da basının bu yaklaşımının hemen yanıbaşında duruyor, namusumu temizledim o yüzden öldürdüm diyen erkeklere bu yalanlarından ötürü suçlu dahi olsalar, pek çok ülkede ya ceza verilmiyor ya da ceza indirimi uygulanıyor. Pek çok hukuki sistem kadını provokasyon yapmakla , bu yüzden dolaylı da olsa asıl suçlunun kendisi olduğu yöneliminde.
Teknoloji bile kadının seksüel üretimi aleyhine ve dolaylı gynocide’ine yönelik olarak gelişiyor. 1960’larda icat edilen doğum kontrol hapı zorlayıcı bir baskı unsuru olarak kadına dayatılırken, doğacak bebeğin cinsiyetini belirleme, kadını cenin aşamasında yok etmek için icat edilmiş bir teknoloji.
Din olgusu da kadına ikinci sınıf cins muamalesi yapması, aileyi ve namusu riyakar ve ikiyüzlü bir şekilde kutsallaştırıp kadını eve hapsetmesi ve zina adı verilen ve suç olarak kabul edilen evlilik dışı cinsel ilişki de İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı gibi ülkelerde ölüm cezasını genellikle sadece kadına vererek, devlet eliyle gynocide işliyor.
Gynocide’e bu kısa bakışın ardından Lars von Trier’in 2009 yapımı son filmi ‘Antichrist’te filmin temeli olan kadının öldürülmesi ‘gynocide’ olayına bakacak olursak. Filmde sanal olarak işlenen suçun köklerini aynı yönetmenin diğer filmlerinde özellikle ‘Dalgaları Aşmak’ (1996) ta bulmak mümkün, bu filmde de kadın, sakat kocasının arzusuyla önüne gelenle cinsel ilişkiye giren bir aptal fahişeye dönüştürülmüş, iyileşmesi imkansız sakat koca sıradan von Trier filmi anlamsızlığıyla birden ayağa kalkıp ilk iş olarak kadınları ilgisizliğe mahrum ederken , aptal fahişe kadın sıradan bir gynocide kurbanı olup, kadın olmanın cezasını ödemişti. Bir başka Lars von Trier filmi 2002 tarihli ‘Karanlıkta Dans’ın aptal kadın karakteri de, aptallığın özellikle kadınlara has olduğu yönetmence öne sürüldükten sonra, aptal kadınlara acımayın düstürüyle suçsuz olduğu halde darağacına gönderilmiş, seyiricinin ölüm sahnesini baştan sona seyredip hazza ulaşması beklenirken, gynocide’in anlamını daha iyi açıklayamayacak doğrudan örneği von Trier tarafından bir başyapıt estetiği ile sinefillere sunulmuştu.
2009 yapımı Antichrist ile Lars von Trier’in eğer varsa nedenlerini bilemeyeceğimiz, yoksa kaygımızın daha da arttığı kadın nefreti önlenemez yükselişini sürüdürüp dayanılmaz bir doruğa erişiyor. Melek gibi bir adam ve gözkamaştırıcı bir estetikle ilmek ilmek işlenen filmin şeytanı kadın. Filme yerleştirilen ipucları kadının şeytan olduğunu anlatıp dururken, 16. yüzyılda yaygın olarak yapılan cadı avlarını ve kadınların sırf kadın oldukları için yakıldıkları direkleri 21. yüzyıla taşıyor.
‘Femicide’ Lars von Trier‘in son filmi ‘Antichrist’ da kullanılan şekliyle ‘gynecide’ , dar anlamıyla kadınların erkekler tarafından ‘mysgonist’ (kadınlardan nefret) temelli olarak öldürülmeleri anlamına gelirken , geniş anlamıyla kökenleri, erkek egemen toplumda bu egemenliğin dayatılmaya devam etmesini sağlamak için kadınları ezen mekanizmanın yöntemlerinden sadece biri olmaya kadar gidiyor. ‘Genocide’ (ırka dayalı öldürme), homicide (cinsiyet ayrımı olmadan insan öldürme), yasalarla daha net çerçevesi çizilmiş öldürme türleriyken, femicide’in yasal dayanakları ya yok ya çok zayıf, ya da yine kadının alehine şekilde belirlenmiş durumda. ‘Femina’ latince kadın ya da dişi, ‘caedere’ yine latince öldürmek kelimelerinden türeyen femicide yerine Lars von Trier’in senaryosunda tercih ettiği ‘gynocide’ bu kez yunanca ‘gyneka’ kadın kelimesini kullanıyor, her iki kelimenin de sözlük anlamı aynı.
Gynocide teriminin kullanımı hala çok yaygın değil, sadece akademik çevrelerde kullanılıyor, üzerinde çok fazla politik tartışma da yok. Hatta akademik çevreler gynocide yerine ‘gendercide’ ( cinsiyete dayalı öldürme) terimini ön plana çıkartıp kadın öldürmekten bahsederken gendercide demeyi tercih ediyorlar. Tabii bunu nedeni sadece gendercide’ın kulağa hoş gelmesinde kaynaklanmıyor, erkeklerin kurduğu erkek egemen toplum yapısının, kadınların hareketlerini, duygularını ve davranışlarını kontrol altında tutabilmek için onlara karşı yöneltilen yönelttiği şiddeti aktif olarak kabul etmeyi reddedip, gynocide’i doğası gereği tabu olarak görmekten kaynaklanıyor.
Gynocide uygulaması erkek egemen toplumun ta kendisi kadar eskiyken, terimin kullanımı sadece 1970’lerde başlıyor. ‘Carol Orlock’ 1974 yılında bir gynocide antolojisi yazıyor ve bu terimi ilk kez kullanıyor. Yazdığı antoloji hiç bir zaman basılmasa da, 1970’lerin feminist hareketiyle kullanıma giriyor. Yeni bir şiddet türü olmayan, tarihin başlangıcından beri var olan gynocide sadece kadın olduğu için öldürme eylemi gerçekleştirildiğinden çıkış noktası olarak şiddetin de en ekstrem örneği.
16. ve 17. Yüzyıllarda kadınlar cadılık yaptığı, yani şeytan oldukları için cezalandırılıp öldürüldüler. Modern çağda ise genellikle töre ya da namus maskesi altında gynocide’e maruz kalıyorlar. Bunun dışında, Çin, Kore ve Hindistan gibi Asya ülkelerinde doğan kız çocukları sadece kız oldukları için öldürülebiliyor. Ayrıca eline silah alan bazı erkekler de gelişigüzel katliam yapmak istediklerinde silahı genellikle kadınlara yöneltiyorlar. Doğrudan gynocide hariç, dolaylı yoldan gynocide teriminden de bahsedilebilir, mesela kadının doğurganlık ve cinsel haklarını manipüle ederek (kadın sünneti, zorla ve sağlıksız koşullarda kürtaj) , veya doğrudan aç ve ilgisiz bırakıp ölüme terketmek gibi.
Bireysel ve tamamen nedensiz gerçekleşen gynocide’i kadınların artık cadı ya da şeytan olduğu için öldürmeyen modern çağda, kendi içinde sınıflandırmak mümkün, aile içi şiddetten kaynaklanan en yoğun uygulanış şekli hariç, kadının eşcinsel olduğu için öldürüldüğü ‘lesbicide’, renginden dolayı öldürüldüğü ırkçı gynocide, ve henüz adı konmayan ama son yılların bir olgusu olan bile bile HIV mikrobu bulaştırma gibi. Lesbicide, erkeklerin dayattığı davranış tarzını doğal olarak doğrudan reddeden ve bu şekilde erkek üstünlüğü ve baskısını tehdit eden lezbiyenlerin öldürülüşü, gazetelerde her ülkede yılda en az bir kez okuduğumuz bir üçüncü sayfa haberi.
Erkek egemen toplumun dayattığı kadının yeri evidir söyleminin en ironik yönü, kadınların genelde evde öldürülmesi. Basın’ın gynocide’e yaklaşımı da genelde, pornografik ve maço bir dil takınarak, kadını provokatif, teşhirci ve tahrik edici olarak tasvir etme ve bu tarz haberlerle erkek okuyucuyu eğlendirmeye yönelik. Yasalar da basının bu yaklaşımının hemen yanıbaşında duruyor, namusumu temizledim o yüzden öldürdüm diyen erkeklere bu yalanlarından ötürü suçlu dahi olsalar, pek çok ülkede ya ceza verilmiyor ya da ceza indirimi uygulanıyor. Pek çok hukuki sistem kadını provokasyon yapmakla , bu yüzden dolaylı da olsa asıl suçlunun kendisi olduğu yöneliminde.
Teknoloji bile kadının seksüel üretimi aleyhine ve dolaylı gynocide’ine yönelik olarak gelişiyor. 1960’larda icat edilen doğum kontrol hapı zorlayıcı bir baskı unsuru olarak kadına dayatılırken, doğacak bebeğin cinsiyetini belirleme, kadını cenin aşamasında yok etmek için icat edilmiş bir teknoloji.
Din olgusu da kadına ikinci sınıf cins muamalesi yapması, aileyi ve namusu riyakar ve ikiyüzlü bir şekilde kutsallaştırıp kadını eve hapsetmesi ve zina adı verilen ve suç olarak kabul edilen evlilik dışı cinsel ilişki de İran İslam Cumhuriyeti ve Suudi Arabistan Krallığı gibi ülkelerde ölüm cezasını genellikle sadece kadına vererek, devlet eliyle gynocide işliyor.
Gynocide’e bu kısa bakışın ardından Lars von Trier’in 2009 yapımı son filmi ‘Antichrist’te filmin temeli olan kadının öldürülmesi ‘gynocide’ olayına bakacak olursak. Filmde sanal olarak işlenen suçun köklerini aynı yönetmenin diğer filmlerinde özellikle ‘Dalgaları Aşmak’ (1996) ta bulmak mümkün, bu filmde de kadın, sakat kocasının arzusuyla önüne gelenle cinsel ilişkiye giren bir aptal fahişeye dönüştürülmüş, iyileşmesi imkansız sakat koca sıradan von Trier filmi anlamsızlığıyla birden ayağa kalkıp ilk iş olarak kadınları ilgisizliğe mahrum ederken , aptal fahişe kadın sıradan bir gynocide kurbanı olup, kadın olmanın cezasını ödemişti. Bir başka Lars von Trier filmi 2002 tarihli ‘Karanlıkta Dans’ın aptal kadın karakteri de, aptallığın özellikle kadınlara has olduğu yönetmence öne sürüldükten sonra, aptal kadınlara acımayın düstürüyle suçsuz olduğu halde darağacına gönderilmiş, seyiricinin ölüm sahnesini baştan sona seyredip hazza ulaşması beklenirken, gynocide’in anlamını daha iyi açıklayamayacak doğrudan örneği von Trier tarafından bir başyapıt estetiği ile sinefillere sunulmuştu.
2009 yapımı Antichrist ile Lars von Trier’in eğer varsa nedenlerini bilemeyeceğimiz, yoksa kaygımızın daha da arttığı kadın nefreti önlenemez yükselişini sürüdürüp dayanılmaz bir doruğa erişiyor. Melek gibi bir adam ve gözkamaştırıcı bir estetikle ilmek ilmek işlenen filmin şeytanı kadın. Filme yerleştirilen ipucları kadının şeytan olduğunu anlatıp dururken, 16. yüzyılda yaygın olarak yapılan cadı avlarını ve kadınların sırf kadın oldukları için yakıldıkları direkleri 21. yüzyıla taşıyor.
Monday, September 28, 2009
Penseur Nomade

'Longtemps, je crois, cette oeuvre tournera au-dessus de nos tetes (...) Mis un jour, peut-etre, le siecle sera deleuzien...' Michel Foucault
Mis au-dela, il la considérait comme un probable maniere pour Foucault de saluer chez lui une pratique pure, diercet et sans complexe de la philosophie : '' C'est peut-etre cela que voulait dire Foucault: Je n'étais pas le meilleur, mais le plus naif, un sort d'art brut, si l'on peut dire: pas le plus profond, mais le plus innocent ( le plus dénué de culpabilité de faire de la philosophie).' Ce sont sans doute cette ' naivité' et cette ' innocence' qui font avant tout la singularité de Deleuze dans son époque. Ainsi, a ceux qui, dans les années 1960, annoncent régulierement la ' mort de la philosophie' ou la 'fin de la metaphysique' .
'La philosohie a une fonction qui reste parfaitement actuelle, créer des concepts.' Pourparlers
Deleuze nait le 18 janvier 1925 a Paris, ou il passe son enfance, dans le XVIIe arrondissement.
En 1948, Deleuze est reçu a l'agrégation de philosophie.
Il soutient sa these de doctorate d'état en 1968. Maurice de Gandillac dirige Difference et répétition, sa these principale, et Ferdinand Alquié sa these secondaire, Spinoza et le probleme de l'expression.
Il rejoint le mouvement fondé par Foucault, le Groupe d'information sur les prisons (GIP), et participe aux manifestations antijudicaires du moment.
penseur nomade
Çıkıyorum Aşkım

çıkıyorum aşkım
soğuk burası, ya orada?
saçlarımı çekiştiriyorum ellerimi,
kurdeleleri açıyorum,renkli kalemler,
gülücükler - bak :ağrı geçti gitti
vucut çağırmıştı onu
vücut bekler - ister/ değişmek istedi
aynı kaldı (ama acı değiştirecek onu)
ve sonra gidecek, bir başkası
görüyor musun? renkli bir
kesikten/ ve sonra bir merdiven
(SIYAH)
(yanlış pencere)
tekrar başla -
çıkıyorum aşkım
['darling i'm clearing up' translated from p.i.'s own english translation by cemal akyuz. photo by c.a., athens, ix.2009]
http://felledtrees.blogspot.com/
soğuk burası, ya orada?
saçlarımı çekiştiriyorum ellerimi,
kurdeleleri açıyorum,renkli kalemler,
gülücükler - bak :ağrı geçti gitti
vucut çağırmıştı onu
vücut bekler - ister/ değişmek istedi
aynı kaldı (ama acı değiştirecek onu)
ve sonra gidecek, bir başkası
görüyor musun? renkli bir
kesikten/ ve sonra bir merdiven
(SIYAH)
(yanlış pencere)
tekrar başla -
çıkıyorum aşkım
['darling i'm clearing up' translated from p.i.'s own english translation by cemal akyuz. photo by c.a., athens, ix.2009]
http://felledtrees.blogspot.com/
BAHÇE

Bu adam O’nun içindi
Tıpkı batık heykelin deniz;
rüzgarın, kurumaya asılan elbise için olduğu gibi
Vücutları, toprağı ve suyu
aynı bahçenin
Rüzgar elbiseyi uçurdu
- taşı deniz harap etti,
Bahçeyse duruyor
Meyvesiz – ama her sabah
ıslak buluyor toprağını
Bahçe bekliyor
['the orchard' translated from p.i.'s and s.bacigal's english translation by cemal akyuz. photo by p.i. - sultanbahce, ix.2003 ]
http://felledtrees.blogspot.com/
Y luego no hay nada / GILLES DELEUZE

Alcanzar una sobriedad qué solo puede llegar tarde que es la filosofia la busqueda de qué es la fiolsofia, ante todo encuentro muy algere, ponerme a mi edad a investigar, qué es la filosofia, tener la impression de que lo sé y de que soy el unico que lo sabe, y que si me muriera atrepellado por un autobus, nadie podria saber que es la filosofia.
Se trata de cosas sumamente agradables para mi, pero ahora. Habria podido hacer un libro sobre qué es la fiosofia, hace 30 años, sé que habria sido muy... que habria sido un libro muy...
...Demasiado pesado?
... muy diferente de lo que concibo ahora. Pues quisiera alcanzar una especie de sobriedad tal que... si bueno, podria conseguirlo o no, pero sé que es ahora cuando tengo que concebirto. Antes no habria sabido hacerlo. Ahora pienso que soy capaz de hacerlo. Si , pero en todo caso no tendra nada que ver, enfin
L'abécédaire de Gilles Deleuze avec Claire Parnet
Se trata de cosas sumamente agradables para mi, pero ahora. Habria podido hacer un libro sobre qué es la fiosofia, hace 30 años, sé que habria sido muy... que habria sido un libro muy...
...Demasiado pesado?
... muy diferente de lo que concibo ahora. Pues quisiera alcanzar una especie de sobriedad tal que... si bueno, podria conseguirlo o no, pero sé que es ahora cuando tengo que concebirto. Antes no habria sabido hacerlo. Ahora pienso que soy capaz de hacerlo. Si , pero en todo caso no tendra nada que ver, enfin
L'abécédaire de Gilles Deleuze avec Claire Parnet
Subscribe to:
Posts (Atom)



